Bursa
Az Bulutlu
32.6°
Başka Gazete

Nâzım Hikmet'in yaşama vedasının üzerinden 63 yıl geçti

2026.06.03 15:53 Son Güncellenme: 2026.06.03 16:33 - KÜLTÜR - SANAT

Dünyanın en önemli şairleri arasında gösterilen, eserleri 50'den fazla dile çevrilen, şiirleri milyonlarca insan tarafından ezbere bilinen Nâzım Hikmet, ölümünün 63. yılında Türkiye'de ve dünyanın dört bir yanında anılıyor.

Nâzım Hikmet'in yaşama vedasının üzerinden 63 yıl geçti

Bazı isimler vardır; yalnızca yaşadıkları döneme değil, geleceğe de seslenirler. Aradan yıllar geçse de dizeleri meydanlarda, kitaplarda, şarkılarda ve insanların yüreğinde yaşamayı sürdürür. Türk şiirinin dünya çapındaki en büyük temsilcilerinden Nâzım Hikmet Ran da o isimlerden biri.

Dünyanın en önemli şairleri arasında gösterilen, eserleri 50'den fazla dile çevrilen, şiirleri milyonlarca insan tarafından ezbere bilinen Nâzım Hikmet, ölümünün 63. yılında Türkiye'de ve dünyanın dört bir yanında anılıyor.

3 Haziran 1963 sabahı Moskova'da geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitiren büyük şair, ardında yalnızca şiirler değil; özgürlük, barış, memleket sevgisi ve insanlık üzerine kurulmuş dev bir miras bıraktı.

ŞİİRE ADANMIŞ BİR ÖMÜR

Nâzım Hikmet, kendi yaşam öyküsünü anlatırken çocukluğunu "Ben 1902 yılında Selanik'te doğdum. İlk şiirimi 13 yaşındayken yazdım. Ailem benim harika bir çocuk olduğuma karar vermiş ve şiir yazmamı telkin etmeye başlamıştı." sözleriyle dile getiriyordu.

Ressam Celile Hanım ile Hikmet Bey'in oğlu olan Nâzım, kültür ve sanatla iç içe bir aile ortamında büyüdü. İlk öğrenimini İstanbul'da tamamladıktan sonra Bahriye Mektebi'ne girdi. Burada edebiyat derslerine dönemin büyük şairlerinden Yahya Kemal giriyordu. Bir gün yazdığı şiiri okuyan Yahya Kemal'in ona söylediği söz, adeta geleceğin habercisi olur: "Bu kadar allayıp pullayabildiğine göre, senden kesin şair olur."

Henüz 16 yaşındayken şiirleri yayımlanmaya başlayan Nâzım Hikmet, çok kısa sürede Türk edebiyatının dikkat çeken genç kalemlerinden biri haline geldi.

ANADOLU'DAN MOSKOVA'YA UZANAN YAŞAM

Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'ya geçen Nâzım Hikmet, Milli Mücadele'ye destek vermek amacıyla arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan İnebolu'ya geçti. Bir süre Bolu'da öğretmenlik yaptıktan sonra Batum üzerinden Moskova'ya gitti.

Moskova'da eğitim gördüğü yıllar, hem dünya görüşünü hem de şiir anlayışını şekillendirdi. Özellikle Rus şiirinden ve devrim sonrası sanat hareketlerinden etkilenen genç şair, Türk şiirinde o güne kadar görülmemiş bir yeniliğin öncüsü oldu.

Serbest nazmı Türk edebiyatına kazandıran Nâzım Hikmet, şiiri kalıplardan kurtardı; ona yeni bir ritim, yeni bir nefes verdi. 1929 yılında yayımlanan "835 Satır", yalnızca bir şiir kitabı değil, Türk şiirinde bir dönüm noktasıydı.

HAPİSHANELERDE GEÇEN YILLAR

Nâzım Hikmet'in yaşamı kadar mücadelesi de unutulmazdı. Siyasi görüşleri nedeniyle defalarca yargılandı. 1938 yılında açılan Harp Okulu ve Donanma davalarında toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak demir parmaklıklar onun sesini susturamadı.

İstanbul, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde geçen yıllar boyunca Türk edebiyatının en büyük eserlerinden bazılarını kaleme aldı. "Memleketimden İnsan Manzaraları", "Kuvâyi Milliye Destanı" ve pek çok unutulmaz şiiri bu yılların ürünüdür.

Hapishanede geçen yıllar yalnızca bir mahpusluk hikâyesi değil, aynı zamanda büyük bir üretim ve direnç hikâyesiydi.

Nâzım Hikmet'in özgürlüğü için dünyanın dört bir yanında kampanyalar düzenlendi. Albert Camus, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Pablo Picasso ve Pablo Neruda gibi dönemin en önemli aydınları onun serbest bırakılması için çağrılar yaptı.

Pablo Neruda'nın, "Nâzım'a sahip çıkın. Biz onun yanında şair bile sayılmayız" sözleri, dünya edebiyatının Nâzım Hikmet'e duyduğu saygının en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. 1950 yılında çıkarılan genel afla özgürlüğüne kavuşan şair, aynı yıl Dünya Barış Konseyi tarafından verilen Uluslararası Barış Ödülü'ne layık görüldü.

SÜRGÜNDE GEÇEN BİR ÖMÜR

Ancak özgürlük uzun sürmedi. Askerliğe çağrılmasının ardından yaşamından endişe eden Nâzım Hikmet, 1951 yılında Türkiye'den ayrılarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Aynı yıl Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. Hayatının geri kalanını sürgünde geçirdi. Ama memleketini hiçbir zaman terk etmedi.

Çünkü onun memleketi şiirlerinde yaşamaya devam etti. "Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim" dizesi, yalnızca bir şiir değil; sürgündeki bir şairin yüreğinden yükselen özlemin ifadesiydi.

'EN BÜYÜK ŞAİRİMİZ'

Nâzım Hikmet yalnızca bir şair değildi. Romanlar, oyunlar, denemeler yazdı. "Kafatası", "Ferhat ile Şirin", "Bir Ölü Evi" ve "Unutulan Adam" gibi tiyatro eserleri ülkemizde yanı sıra Avrupa'nın birçok ülkesinde sahnelendi. Orhan Selim, Ahmet Oğuz Saruhan ve farklı takma isimlerle gazetecilik yaptı, köşe yazıları kaleme aldı. Şiirleri  birçok sanatçı tarafından bestelendi ve milyonlara ulaştı.

Usta romancı Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet için kaleme aldığı yazıda onu "büyük halk ozanlarının son büyük halkası" olarak tanımlıyordu.

"Türk dili var oldukça Nâzım Hikmet de var olacaktır" diyen Yaşar Kemal, onun Türk edebiyatına etkisini şu sözlerle anlatıyordu:

"Eğer Nâzım Hikmet gibi büyük yol gösterici gelmeseydi, edebiyatımız bu seviyeye çıkamazdı."

Bugün, ölümünün üzerinden 63 yıl geçmiş olmasına rağmen bu sözler hâlâ geçerliliğini koruyor.

Çünkü Nâzım Hikmet yalnızca yaşadığı dönemin değil, geleceğin de şairi oldu.

Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'nda yatan mavi gözlü dev, şiirleriyle hâlâ özgürlüğü, kardeşliği, umudu ve insan sevgisini anlatmaya devam ediyor.

Ve belki de aradan geçen 63 yıla rağmen Nâzım Hikmet en çok da kendi dizelerinde yaşamayı sürdürüyor:

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine..."

Kaynak:Cumhuriyet